
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ:”مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ.”
(رواه البخاري ومسلم)
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahualeyhivesellem) şöyle buyurmuştur:
”Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin ya da sussun.
Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna ikram etsin.
Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin.”
(Buhârî ve Müslim)
Hadisi Şerif’in Şerhi:
Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu hadiste öyle bir üslup kurar ki, söz kısa ama mana kuşatıcıdır.
Birkaç cümle ile bir hayat nizamı, bir seyr u sülûk haritası çizer. Hatta bu harita insanı başladığı yere tekrar döndürür; başlangıcı iman, nihayeti yine imanın tahakkukudur.
Yani iman sadece giriş kapısı değil, aynı zamanda varılacak menzildir. Bu yüzden Kur’ân’da iman, sadece bir “kabul” değil, insanı kuşatan bir hâl olarak zikredilir:
“Onlar gayba iman ederler…” (Bakara 2/3).
Yine başka bir yerde: “Bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur” (Ra’d 13/28).
Demek ki iman, kalbi dışarıya savurmayan, onu kendi merkezinde tutan koruyucu bir dairedir.
Efendimiz’in hadiste üç defa tekrar ettiği ifade olan :
“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa…” vurgusu, bu haritanın ana eksenidir. Bu tekrar, sadece bir şart değil, aynı zamanda bir yemin kuvveti taşır.
Zira Kur’ân’da da kurtuluş doğrudan imana bağlanır:
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler…” (Asr 103/1-3).
Eğer başka bir şey iman yerine geçebilecek olsaydı, Nebevî beyan her tavsiyede onu yani farklı bir esası zikrederdi. Ama her seferinde iman tekrar edilerek gösterildi ki, bütün amellerin kökü imandır; iman olmazsa amel köksüz kalır. Aynı zamanda bu tekrar, ahiret gününü hatırlatarak kişiye şu uyarıyı yapar:
“Sadece ‘iman ettim’ demekle yetinme; o imanın gereğini yaşayarak ispat et.”
Çünkü Kur’ân’da bu denge açıkça kurulur:
“İman edip salih amel işleyenler…” (Bakara 2/25). Yani amelsiz bir iddia, kemale ermiş bir iman değildir.Hadiste geçen ilk amel alanı “söz”dür:
“Ya hayır söyleyin ya susun.”
Bu, insanın en çok düştüğü ve en çok kurtulabileceği kapıdır. Kur’ân bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen hazır bir melek bulunmasın” (Kaf 50/18).
Demek ki dil, başıboş değildir; her kelime kaydedilir. Bu yüzden hayır konuşmak, sadece güzel söz söylemek değil, hakikate uygun, faydalı, kalbi dirilten söz söylemektir.
Nitekim Kur’ân’da: “Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir” (İbrahim 14/24) buyurulur.
Bu ayet, sözün içteki imanın dışa vurumu olduğunu gösterir.Bunun karşısında “susmak” zikredilir. Susmak burada pasif bir hâl değil, aktif bir tercihtir. Çünkü hayır konuşamayanın susması, aslında hayrın kendisidir. Bu yüzden bazı selef büyükleri “sükût, hikmet kapılarından biridir” demişlerdir. Zira insan ne zaman kendini zorlanmış, daralmış hissederse bilmelidir ki o anda gelen dürtü çoğu zaman nefsin ve şeytanın karışımıdır. O an susmak, bir kaçış değil bir korunmadır.
Nitekim Kur’ân’da şeytanın vesvesesine karşı sığınma emredilir: “Eğer şeytandan bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın” (A’râf 7/200).
Hadisin ikinci alanı “ikram”dır. İkram, sadece maddî vermek değil, kişinin sahip olduğu her nimeti başkasıyla paylaşabilmesidir.
Bu, Allah’ın kulda tecelli eden “Kerîm” isminin bir yansımasıdır. Kur’ân’da bu ahlak şöyle övülür: “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler” (Haşr 59/9).
Demek ki ikram, zenginliğin değil, kalbin genişliğinin tezahürüdür.
Bu ikramın ilk muhatabı “komşu”dur. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm):
“Cebrâil bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki onu mirasçı kılacak zannettim” (Sahih Buhari, Sahih Müslim) buyurarak bu hakkın büyüklüğünü ifade eder.
Kur’ân da bunu açıkça emreder: “Allah’a ibadet edin… yakın komşuya ve uzak komşuya iyilik edin” (Nisa 4/36).
Komşu, insanın en yakın imtihan alanıdır; çünkü seçilmez, verilmiştir. Bu yüzden komşuya yapılan muamele, kişinin gerçek ahlakını ortaya çıkarır.İkinci olarak “misafir” zikredilir.
Misafir, insanın dünyasına aniden giren bir rahmet vesilesidir. Efendimiz bu hadisin baska bir varyantında : “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa misafirine ikram etsin” (Buhârî, Müslim) buyurur.
Tasavvuf ehli bunun yerine getirilmesiyle şu müjdeye de işaret eder ;
Misafir 10 rızkıyla gelir,birini yer 9 unu ev sahibine bereket bırakır. Bu, zahirde görünmeyen ama hakikatte işleyen bir ilahî dengeye işarettir.
Hadiste geçen bütün bu alanların ortak noktası “kıymet verme”dir. Dikkat edilirse her bir davranışın başına iman şartı konur. Bu, o amelin sıradan bir sosyal davranış olmadığını, doğrudan imanla irtibatlı olduğunu gösterir. Yani komşuya ikram sadece ahlak değil, imanın gereğidir.
Misafire ikram sadece örf değil, imanın tezahürüdür. Bu da şunu gösterir: Kişi neye iman ediyorsa, hayatında o tezahür eder.
Nitekim Kur’ân’da: “De ki: Herkes kendi şakilesine (iç yapısına) göre amel eder” (İsrâ 17/84).
Yani içte ne varsa dışta o görünür.Bu da bizi “tezahür” meselesine getirir. İnsan sahip olduğu şeyle şekillenir. Zenginlik cömertliği doğurabilir, sağlık şükrü doğurabilir. Ama iman varsa bütün bu nimetler doğru istikamette tezahür eder.
İman yoksa nimetler sapmaya sebep olabilir. Bu yüzden Kur’ân’da uyarı gelir:
“Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Tekâsür 102/8).
Bütün bu alanların nihayetinde “tamamlayıcı güzel ahlak” ortaya çıkar.
Nitekim Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm): “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Husnü’l-Huluk) buyurur.
Bu, dinin sadece ibadetlerden ibaret olmadığını, bütün ilişkiler ağını kapsadığını gösterir.
Hulasa, Ahlak, ibadetin özü; ibadet, ahlakın taşıyıcısıdır. Ahlak fıtrattır; fıtrat dengedir; denge ise Kur’ân’ın ifadesiyle “vasat ümmet” olmayı doğurur: “Sizi orta (vasat) bir ümmet kıldık” (Bakara 2/143). Vasat olan hududu bilir; hududu bilen ise aşmaz.
Hududu gözeten kul Allah’ın rızasına doğru yürür. Kur’ân bunu şöyle bağlar:
“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır” (Beyyine 98/8).
İşte hadisin başında başlayan iman, sonunda rızaya ulaşır.
Başlangıçta bir kabul olan iman, nihayette bir hâl olur.
Kul imanla yola çıkar, ahlakla yürür, rıza ile menzile varır. Bütün yolculuğun özü budur. Vesselam!
Şeyh Mustafa Murat İyiyapıcı Hocaefendi hafizahullâh