
عَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْدِ اللهِ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَرَدٌّ”(رواه البخاري ومسلم)
وفي رواية لمسلم: “مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ
“Müminlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe (radıyallahu anhâ)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:”Kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi sonradan uydurursa, o uydurduğu şey reddedilmiştir (geçersizdir).”
(Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17)
Müslim’in bir rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur:”Kim bizim emrimize (sünnetimize) uymayan bir amel işlerse, o amel reddedilmiştir.”
Hadisi Şerifin İrfânî Şerhi
Allah Teâlâ insanı yarattığında onu başıboş bırakmadı; varoluşunu bir gaye ile kayıtladı ve bu gayeye ulaştıran bir yol tayin etti.
Bu yol, Hakk’a itaat üzere menzilde kalmak idi. İtaat, menzilin kapısı; menzil ise yaratılışın maksadıydı.
Ne var ki vesvese verici, bu yola dair bir fiil değil, bir fikir ihdas ettirdi. Sapma, bir amel kazasından değil; yola dair yeni bir anlam üretmekten doğdu. Böylece insan, menzilden çıkarıldı; fakat yaratılış maksadı ortadan kalkmadı. Çünkü insan orası için yaratılmıştı.Bu sebeple insana ikinci bir fırsat verildi.
Bu ikinci imtihan da yeni bir yol icadıyla değil, aynı yolun yeniden tahsisiyle kuruldu. Yol değişmedi; mekân değişti.
Bu yol Kur’an’da sırât-ı müstakîm olarak isimlendirildi. Sırat, tasavvuf ehlinin de bildiği üzere, içinde ara sokaklar barındıran bir tarîk değildir; çıkmazları, geri dönüş ihtimallerini ve alternatif güzergâhları yoktur. Çünkü sırat, istikamet üzere akandır; dönemeç kabul etmez.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:“İşte bu, Benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. Yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasınlar.”(En‘âm 6/153)
“Benim yolum” ifadesi tekildir; yollar çoğul olarak yasaklanır. Burada yasaklanan, yolda yürüyüş farklılığı değil, yolun çoğaltılmasıdır.
Bu ayet, yolun tekliğini, sapmanın ise çoğulluk üretmek olduğunu beyan eder. Kim bu yola ara sokaklar ekler, kim bu yolun geri dönüşü olduğunu varsayar yahut “buradan da menzile varılır” diyerek yolu çoğullaştırırsa, aslında yaratılışın gayesine zıt bir gaye ihdas etmiş olur.
Bu, sadece bir sapma (dalâlet) değil; başkasını da saptıran bir hâl (idlâl) doğurur. Böyle bir kimse, dalâletiyle birlikte nâra liyakat kesbeder; çünkü artık mesele hata değil, yol tasarrufu iddiasıdır.
Resûlullah aleyhisselam bu noktada ümmeti sakındırmış ve kabul edilen tek yoldan sapmamayı emretmiştir. Hadiste geçen ifade dikkat çekicidir:“Kim bu işimizde (emrimizde) ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilmiştir.”
Burada “dinimiz” değil, “emrimiz” buyurulmuştur. Bu, dinin tamamını değil; din içindeki bağlayıcı ve sahih istikamet çizgisini muhafaza etmeye yöneliktir.
Çünkü din, kalp halleri, ahlâkî derinlikler ve terbiyevî yolları da içerir; fakat emr, nübüvvetin zahirde tezhîr ettiği ve bağlayıcı kıldığı yol demektir.
Hadisteki redd, ahlâkî bir beğenmeme değil; istikametten kopuşun geçersizliğidir.
Bu hikmet bir yönüyle yeni yol ihdas ederek bağlayıcı hüküm alanını yok saymaya çalışanı reddetmiş diğer yönüyle yol giden kişiye yönelik ibadetin araçlarını ibadetin kendisinden ayırarak serbest bırakmıştır.
Kur’an bu muhafazayı başka bir yerde şöyle temellendirir:“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.”(Mâide 5/3 )
Kemal, ziyade ve noksanı kapatır; kemale ermiş olana yol eklenmez.
Ve yine:“Yoksa Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden onlara şeriat kılan ortakları mı var?”(Şûrâ 42/21)
Burada reddedilen, yeni ibadet değil; Allah adına bağlayıcılık üretmektir.
Tasavvufî dilde bu hakikat şöyle ifade edilir:
Vusûl usûlsüz olmaz. Menzile varmak isteyen, yolu yeniden inşa edemez; sadece yola basar.
Yolun usûlü ise keşif, zevk veya hâl değil; Nebînin bastığı yerlerden basmaktır. Çünkü nübüvvet, yolu yürüyenlerin önünde açmış; istikameti fiiliyle ve kavliyle mühürlemiştir.
Bu sebeple “emr” olarak nitelendirilen şey, dinin kendisi değil; din içindeki sağlam ve korunmuş yoldur.
Sonuç olarak: Yol tektir, menzil sabittir, usûl bellidir. Kim nübüvvetin tezhîrini rehber edinirse yürür; kim yola kendi fikrini eklerse sapar. İşte hadisin işârî mânâsı budur:
Din yürünür, yol icat edilmez.
Şeyh Mustafa Murat İyiyapıcı Hocaefendi (hafizahullâh)
“Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı.”
Sultan Alparslan
Din’in Savunma Mekanizması :
Bir sistemin özgünlüğünü koruması, o sistemin asli unsurları ile dışarıdan eklenen yabancı unsurların birbirinden tefrik edilmesine bağlıdır. “Dinde ondan olmayan bir şeyin ortaya çıkarılması”na dair temel yasak, inanç ve uygulama sahasında neyin “reddedileceğini” neyin ise “sisteme dahil edilebileceğini” belirleyen bir ölçüdür.
Bu ölçü, hukuki usulün analitik süzgeci ve inanç sistematiğinin koruyucu ilkeleriyle şekillenir.
“Red” ve “Kabul” Dengesi
Fıkıh mantığında bir eylemin reddedilmesi, o eylemin şer’î meşruiyet zemininden kopması anlamına gelir. Bu çerçevede yenilikler, nassın lafzı ve ruhuyla kurduğu ilişkiye göre tasnif edilir.Eğer bir uygulama, dinin doğrudan aslına ve rüknüne müdahale ediyorsa, bu eylem kökten reddedilir. Örneğin, namazın rekat sayısında yapılacak bir artış veya eksiltme, ibadetin vahiyle belirlenmiş olan temel yapısını bozduğu için “batıl” kabul edilir ve yok hükmündedir. Ancak, eylemin aslı korunuyor ve sadece onun icra edilme biçimine dair bir düzenleme yapılıyorsa durum farklılaşır.
Camilerde kullanılan halılar, aydınlatma sistemleri veya ezanın mikrofonla okunması gibi unsurlar, ibadetin özüne müdahale değil; o ibadetin yerine getirilmesini kolaylaştıran araçsal yeniliklerdir. Bu araçlar nassın genel ruhuna aykırı olmadığı sürece sistemle uyumlu kabul edilir.
İnanç Sistematiği Açısından Bid’atın Çerçevesi
Kelam ilmi, dinin sınırlarını muhafaza etmeyi en üst gaye edinir. Buradaki “red” mantığı, yaratıcı otoritenin dokunulmazlığı üzerine kuruludur.
Dinin temel bir inanç esasıymış gibi sunulan ancak hiçbir şer’î dayanağı olmayan her türlü itikadi iddia, “dinden olmayan” bir unsur olarak tasnif edilir. Bir kimsenin “sevap kazanma” veya “daha dindar olmak” kastıyla dinin asli unsurlarına yeni bir inanç rüknü eklemesi, şari’ (hüküm koyucu) yerine geçme iddiası taşıdığı için reddedilir.
Bu noktada Sünnet, sadece bir uygulama biçimi değil; nassın sınırlarını belirleyen metodolojik bir sınırdır.
Sünnetin belirlediği yolun dışına taşan ve nassın açık hükümlerine alternatif üretmeye çalışan her türlü iddia, sistemin kendisi tarafından merdud (reddedilmiş) sayılır.
Bağlamsal Meşruiyet Sınırı
Uygulama sahasında bir yeniliğin kabul görmesi için o yeniliğin “dinin bir parçası” olarak mı yoksa “dine hizmet eden bir vasıta” olarak mı sunulduğuna bakılır.
Örneğin, dinî ilimlerin kağıda dökülmesi, kitap haline getirilmesi, Kur’ân’ın mushaflaştırılması ,harekelenmesi ve belirli bir eğitim müfredatına bağlanması, başlangıçta şeklen birer yeniliktir.
Ancak bu faaliyetler, “dini koruma” ve “gelecek nesillere aktarma” gibi asli bir maksada hizmet ettiği için “dinden” kabul edilir.
Öte yandan, ibadetlerin vahiyle belirlenmiş şeklini (örneğin Kur’an nazmının özgün dilini) değiştirmeye çalışmak, sistemin kurucu iradesine müdahale olduğu için reddedilir.
Yine sosyal hayatta karşılaşılan ve hakkında açık bir yasak bulunmayan yeni hukuki meseleler, kamu yararı (maslahat) gözetilerek sistemle uyumlu hale getirilir. Bu tür düzenlemeler, nassın ruhuna zıt düşmediği sürece “ondan olmayan bir şey” olarak görülmez; aksine nassın potansiyelini hayata taşıyan unsurlar sayılır.
Hulasa dinde “reddedilen” şey, değişimin kendisi değil; dinin sabitelerine yönelik keyfi ve metodolojik dayanaktan yoksun müdahalelerdir. Bu denge, inancın saflığını korurken aynı zamanda değişen zaman içinde dinin yaşanabilir kalmasını sağlar.
Önemli olan, getirilen yeniliğin dinin asıllarıyla (külli kaidelerle) çatışıp çatışmadığıdır. Eğer bir yenilik, dinin özündeki bir ilkeye veya amaca hizmet ediyorsa kabul görür; eğer tamamen heva ve hevese dayalı bir ihdassa reddedilmeye mahkûmdur.
HK
Bu yol uzaktır menzili çoktur,
Geçidi yoktur derin sular var,
Girdik bu yola aşk ile bile,
Gurbetlik ile, bizi salan var,