عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ عُقْبَةَ بْنِ عَمْرٍو الْأَنْصَارِيِّ الْبَدْرِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:« إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الْأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ »
[رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ]Ebû Mes’ûd Ukbe b. Amr el-Ensârî el-Bedrî radiyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz insanların ilk peygamberlerden itibaren yetişegeldikleri (ve günümüze kadar ulaşan) hikmetli sözlerden biri de şudur: Eğer utanmıyorsan, dilediğini yap!”
(Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78)
Hadisi Şerif’in Şerhi:
“وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ”
“Ve kendi nefislerinizde de deliller vardır; görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 21)
Ne tuhaf…
İnsan, sahibi olduğu organların neler içerdiğinden çoğu zaman bîhaberdir. Kalp ise bu organların başında gelenlerdendir. Tabiri caizse hâkim organ. O düzgün olunca diğer tüm beden düzgün, o bozuk olunca diğer tüm beden bozuk.
Nitekim Nebiyy-i Zîşân aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştur:“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır; o düzgün olursa bütün beden düzgün olur, o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin! O kalptir.” (Buhârî, Müslim)
Kalp yalnız kan pompalayan bir et parçası değildir. O, duyguların da merkezi gibidir. İnsanı kimi zaman kötülükten uzaklaştıran, kimi zaman iyiliğe sevk eden, kimi zaman da kendine yakışanı yakışmayandan ayıran latif duyguların menbaıdır.
Bu hadis-i şerifte de anlam derinliklerinden toplayacağımız nice parıltılı fikir mercanları mevcuttur. Öyle ki katmanlarını araladığınızda size tebessüm eden bilgi dağarcıklarıyla karşılaşırsınız. Çünkü bu söz, Cevâmiu’l-Kelim sahibi olan Nebî’nin dilinden dökülmüştür. Az sözle çok mana, kısa lafızla geniş ufuklar içermektedir.
Hadis-i şerifi üç farklı yönden anlamaya çalışmak gerek :
1- Şer‘u men kablenâ (Bizden önceki ilahî kurallar bütünü)
2- Kalbin ürettiği bir duygu: Hayâ
3- Saygı
Birinci yönden :İnsanın dünya yolculuğunda her konuda başvurabileceği en kuvvetli ve güvenilir delil nübüvvettir. İlâhî kuralların insanlar arasında bilinmesi, uygulanması ve yayılması esasına dayalı olan nübüvvet; asırlar ve toplumlar üzerinden konuşan bir hâl diline dönüşür. Zamanla bazı şeyler değişir, nesh edilir, ertelenir. Bazı şeyler ise ne asırlar tanır ne toplumlar. Çağlar ötesi bir anlayışla her asra hitap eden değerler vardır. Kur’an-ı Kerim’de farklı peygamberlerin kıssaları dikkatle incelendiğinde aynı cümlelerin, aynı davetin ve aynı hakikatin tekrar edildiği görülür:
“يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلٰهٍ غَيْرُهُ”
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur.”Tevhid, iman ve davet… Risalet dergâhının değişmeyen ortak mirası budur.İşte Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm bu ortak mirastan bir esintiyi dile getirerek şöyle buyurur:“İnsanların ilk nübüvvetten ulaştıkları sözlerden biri şudur:
Eğer hayân yoksa dilediğini yap.
Bu ifade son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnız bir ahlâk tavsiyesi yoktur. Bilakis önceki peygamberlerden beri insanlığa sunulan bir kaide-i umumiyye vardır. Sanki aynı risalet kapısından beşeriyete şu ses yükselmektedir: “İçindeki hayâ muhafızını kaybettiğin gün artık önünde seni tutacak büyük bir engel kalmaz!”
Bu noktada Kur’an’da önceki peygamberler ve salih kullar üzerinden hayânın yansımaları da dikkat çekmektedir.Öyle ki bu ortak mirasın nebevî şekillenişleri anlatılır; Mesela Hz. Musa aleyhisselâm kıssasında şöyle buyrulur:
“فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ”
“Derken o iki kadından biri hayâ ve vakar üzere yürüyerek ona geldi…” (Kasas, 25)
Buradaki ifade sıradan çekingenlik değildir. Çünkü kadın ihtiyacını dile getirmektedir. Ancak geliş tarzında bir ölçü, vakar ve iç edep bulunmaktadır.Bu utanmadan öte hayâdır.
Yine Hz. Âdem ile Hz. Havva kıssasında:
“فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ”
“Ayıp yerleri kendilerine görününce cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar.” (A‘râf, 22)
Bu sahne de insan fıtratına yerleştirilmiş mahremiyet ve hayâ hissinin yansımasıyla birlikte utanç duygusu ortaya çıkmıştır.
Bu ve benzeri haberler gösteriyor ki Efendimiz’in “ilk nübüvvetten kalan söz” buyruğu yalnız lafzî bir aktarım değil; farklı çağlarda peygamberlerin hayatına serpiştirilmiş hakikat kırıntılarının ortak sesidir. Aynı dergâhtan gelen ışık parçaları gibi…
İkinci yönden :Kalbin ürettiği bir duygu olan; “hayâ”. Her ne kadar tercümelerde “utanma” diye çevrilse de aslında hayâ ile utanmak aynı şey değildir. Utanmak çoğu zaman yapılan bir işten sonra oluşan psikolojik mahcubiyet hâlidir. Hayâ ise daha derin, daha fıtrî bir duygudur. İçinde vakar vardır, edep vardır, murakabe vardır, kendine yakışanı yakışmayandan ayırma hissi vardır. Utanmak çoğu zaman başka insanlarla ilgilidir,yani onların indinde hissedilendir.
Oysa hayâ tek başınayken de insanin yaşayabildiği bir iç muhafızdır.Bu sebeple Efendimiz:“اَلْحَيَاءُ مِنَ الْاٖيمَانِ”“Hayâ imandandır.”buyurmuştur.
Dikkat edilirse “utanma imandandır” buyurulmamıştır. Çünkü imanla kurulan bağ yalnız yüz kızarması değildir. İmanla kurulan bağ, insanı kötülükten durduran iç muhafızdır.Ve bir açı daha var ki o da insanı nasıl yapacağı hususunda aydınlatır.
Hadiste geçen “لَمْ تَسْتَحْيِ” ifadesi son derece dikkat çekicidir. Kelimenin kökü ” ح ي ي ” olup aynı kökten “hayat” kelimesi de gelir.Bu sebeple hayâyı kalbin canlılığıyla ilişkilendirmek gerekir..Çünkü diri kalp hayâ üretir; ölü kalp ise muhafızlarını kaybetmeye başlar!
Ardından gelen “فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ” ifadesi de sıradan bir “yap” emri değildir. Burada kullanılan صنع fiili, anlık bir iş yapmak anlamındaki genel fiillerden farklıdır.Bu fiilin içinde inşa etmek, ortaya koymak, şekillendirmek ve eser bırakmak manaları da hissedilir. Hatta istifadeye sunulan, tesir bırakan ve başkalarına da yansıyan bir şeyi meydana getirme nüansı taşır.
Sanki hadis: “Hayân yoksa hangi yöntemle, hangi cehd ile, hangi fikir ve araçla kötülük üretmek istiyorsan üret” demektedir. Çünkü kalpteki son muhafız çekildiğinde insan her çeşit kötülük ve fuhşiyata imza atabilir. Ayrıca burada üç latif mana daha vardir : Birincisi tehdit manasıdır: “Hayân yoksa artık ne yaparsan yap!” Yani seni içeriden durduran son bekçi çekilmiştir,hesap günune kadar serbestsin,İkincisi haber manasıdır: “İnsan hayâyı kaybettiğinde zaten istediğini yapmaya başlar” bu bir tespittir. Üçüncüsü ise ölçü manasıdır ki en latif manalardan biri budur:
Bir işe yöneldiğinde onu hayâ terazisine koy. Eğer hayâ duygusu o işten seni alıkoymuyorsa onu yap. Bu manada hadis adeta insanın içine yerleştirilmiş bir vicdan terazisini göstermektedir!
Üçüncü yönden: Saygı.
İnsan hayatında birçok yasak korkudan dolayı terk edilir; fakat bazı şeyler vardır ki korkudan değil, saygıdan terk edilir. Bir evlat anne-babasına karşı her zaman ceza korkusuyla edepli davranmaz. Seven insan sevdiğinin yanında ölçüsünü korur. Kul da Rabbiyle ilişkisinde yalnız ceza korkusuyla yaşamaz. Çünkü bazı makamlar vardır ki onları koruyan şey korkudan çok hayâdır.
Allah Teâlâ buyurur:”أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى”
“Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” (Alak, 14)
İşte hayâ burada murakabeye dönüşür. Kişi yalnız insanların gördüğü yerde değil, kimsenin bulunmadığı yerde de ölçüsünü korur. Çünkü hayâ yalnız insanlardan utanmak değil; Hakk’ın nazarını unutmamaktır.
Neticede hadis yalnız “utanmıyorsan istediğini yap” cümlesinden ibaret değildir. Bilakis insan psikolojisini, kalbin sırlarını, nübüvvet mirasını ve tevhidin iç dünyadaki muhafızlarını anlatan büyük bir kaidedir. Ve belki de insanın içinde duran son bekçi hayâdır. O muhafız çekildiğinde içerideki kapılar birer birer açılmaya başlar.İnsanın kendisine göstereceği saygı başkalarına göstereceği saygıyı gerektirir.Bu da Yaradan’a saygıyı gerektirir ve Haşyetle Rabbin’e saygıyı duyar.İşte burda hayâ saygıyı,saygı da havfı getirir ki
“Rabbinin makamından korkana iki cennet vardır” (Rahman 46) müjdesine de mazhar olur biiznillah.Vesselam.
Şeyh Mustafa Murat İyiyapıcı Hocaefendi (hafizahullâh)