عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَقِيلَ أَبِي عَمْرَةَ سُفْيَانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ قُلْ لِي فِي الْإِسْلَامِ قَوْلًا لَا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَدًا غَيْرَكَ. قَالَ: “قُلْ: آمَنْتُ بِاللَّهِ، ثُمَّ اسْتَقِمْ
Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatmıştır:”Ey Allah’ın Resûlü! Bana İslâm hakkında öyle bir söz söyle ki, onu senden başkasına sormaya ihtiyaç duymayayım dedim.”
Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:”Allah’a inandım de, sonra dosdoğru(istikamet üzere) ol!”
Hadisi Şerif’in Şerhi:
Doğru olmak…
Doğruluk; bir şeyin aslının bozulmaması ve o formun devam ettiği sürecin adıdır. İman ise bu sürecin yaşanacağı en sağlam zemindir.
Bu zeminde bulunan bir kimse, hadiste gelen “Allah’a iman ettim de, sonra da istikamet üzere ol” emrinden sonra doğruluğu kendisine şiar edinmek durumundadır.
Bu ise imanın ne olduğunun ve ne olmadığının bariz göstergelerinden biridir.
Mümin doğru olur; çünkü iman ettiği Rabbi bunu ister. Doğrusu olur; çünkü ilahı vardır. Doğruları olur; çünkü “iman ettim” demesi bunu gerektirir. Bir kimse “iman ettim” dedikten sonra artık kendi üzerinde ‘tek doğrusu olan’ı kabul etmiş olur.
Çünkü Rab Teâlâ, insan üzerinde doğrudan hâkimiyeti bulunan tek varlıktır. Bunun gereği olarak da doğrularını, işin doğrusuna göre çizmeye başlar. Rab Teâlâ’nın hudutları, emirleri ve nehiyleri; yani din, müminin doğrular toplamını oluşturur.
Bu hadis bize aslında yüksek bir perdeden dikkati emretmektedir ve Allah Azze ve Celle’nin şu emrinin nebevî bir tezahürünü taşımaktadır:﴿فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ﴾
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112)
Bu ayetin nüzulü üzerine Efendimiz Aleyhisselâm’ın: “Hud sûresi beni ihtiyarlattı.” buyurduğu rivayet edilmiştir. Evet, ihtiyarlatacak derecede yüksek perdeden bir emir… Her insanın başarmakta zorlanacağı bir nokta… Efendimiz Aleyhisselâm bile bunu buyurduysa sıradan insanların zorlanması çok daha tabiidir.Peki, doğru olmak bu kadar zor mudur?Oysa kime sorsanız gerçekten doğru bir insandır; doğruluk abidesi olmaya ramak kalmıştır.
O hâlde Efendimiz Aleyhisselâm bu ayetin ağırlığına neden dikkat çekmiştir?Bunu anlayabilmek için ayetin siyakına bakmak gerekir.Musa Aleyhisselâm, Allah’ın kendisine verdiği mucizelerle Firavun’a üstün gelip kendisine tabi olanları Mısır’dan çıkardıktan sonra Tevrat’a muhatap olan İsrailoğulları, peygamberlerinin verdiği mücadeleyi görüp kitabı anlamak ve yaşamak yerine onun bir kısmını gizlemiş, bir kısmını saklamış ve bir kısmını tahrif etmişlerdi. Böylece “doğrular” üzerinde ihtilafa düştüler.
Rabbimiz bu durumu şöyle haber verir:﴿وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ﴾
“Andolsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik; fakat onda ihtilafa düşüldü.” (Hud, 11/110)
Ardından şöyle buyurur:﴿وَإِنَّ كُلًّا لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ﴾
“Şüphesiz Rabbin onların hepsine yaptıklarının karşılığını eksiksiz verecektir.” (Hud, 11/111)
Yani önceden verilmiş ilahî bir söz gereği anlık bir ceza gelmese de bunun mutlaka bir karşılığı olacaktır.İşte hemen ardından Rabbimiz:﴿فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ﴾
“Öyleyse sen ve seninle beraber tevbe edenler, emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun.” (Hud, 11/112)buyurarak hem Efendimiz’e hem de ona tabi olanlara, dinde ihtilaf doğuracak her türlü eğrilikten uzak durmalarını emretmiştir.
Bu sürecin ehemmiyeti Efendimiz’i ihtiyarlatmıştır.Burada “doğru olmak” nedir, buna bakmak gerekir.Her ne kadar tercümelerde “doğru olmak” şeklinde ifade edilse de ayette ve hadiste geçen “استقم / istekim” kelimesi, “istikamet üzere olmak” demektir. Bu ise doğruluğun zamana yayılmış hâlidir!
Bir kere doğru olmak, istikamet üzere olmak demek değildir. Bu nedenle din, insanın başlangıcından sonuna kadar uzanan bir süreçtir ve bu süreçte bulunan her şeyde istikamet üzere olmak gerekir.
Bu ise kişinin, toplumun veya ideolojilerin doğrularına göre değil; “كَمَا أُمِرْتَ / emrolunduğun gibi” kaydı gereğince Allah tarafından emredilen doğrulara göre yaşanmalıdır.
Çünkü doğru ol emrinin sahibi, doğruluğun parametrelerini de belirlemiştir. Aksi takdirde ihtilaf kaçınılmaz olur.
Oysa ihtilafın kaynağı olan eğrilikler Allah tarafından yasaklanmıştır.Bu açıdan tekrar baktığımızda ayetin açılımı şöyle görünmektedir:
“Allah’ın size öğrettiği doğrularla, ömrünüzün her safhasında yaşayın; o doğruları kendinize istikamet edinin ki Allah sizden razı olsun.
”İşte bu doğruluk imandan gelmelidir. İnsanın fıtrî olarak uyguladığı doğruluk ile imânî doğruluk aynı şey değildir. Fıtrî doğruluğun gerektirmediği bir durum, imânî zeminde doğru olabilir. Bu yüzden Allah Azze ve Celle’nin doğruları üzerine bina edilmiş bir istikamet şarttır. Üstelik bunun kabulü de imanın bir gereğidir.
Hadiste gelen:«قُلْ آمَنْتُ بِاللَّهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ»“Allah’a iman ettim de, sonra da istikamet üzere ol.”sözü, Efendimiz Aleyhisselâm’ın vahyin penceresinden sahaya uygulamaya yönelik nebevî talimidir.Ayet iman etmesini değil iman ettim demesini söylemektedir.
Bu ise doğrudan saha işidir.
Mücadele,mücahede,tebliğ,temsil,gayret işidir.Bu düstur üzere hareket eden müminler, Efendimiz Aleyhisselâm’ın şu hadisinde işaret ettiği vasfa da sahip olurlar:«الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ»“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”
Netice olarak; yüksek perdeden dikkat etmeyi gerektiren bu düstur, Efendimiz Aleyhisselâm’ı bile bu derece ürkütmüşse, onun ümmeti olan bizler de aynı hassasiyetle yaklaşmalı ve hayatımızı bu ‘doğru’ üzerine bina etmeliyiz. Çünkü istikamet, bir anlık doğruluk değil; imandan başlayıp ömrün son nefesine kadar devam eden bir sadakat yürüyüşüdür.Rabbim bizi istikamet üzere kılsın.Vesselam.
Şeyh Mustafa Murat İyiyapıcı Hocaefendi hafizahullâh